Sinematografik Bir Hayat
Sokak.
Sokakta bir bank.
Bankta bekleyen bir adam.
Takım elbise: mesai kıyafeti.
Havada kuru yapraklar değil, ihmal uçuşuyor.
Bir çocuk koşuyor.
Henüz sistemin dışında.
Henüz hedef değil.
Bir adam boğazını temizliyor.
Söz söylemeden önce değil, emir almadan önce.
Döner kapı.
İş merkezi.
Güvenlik noktası.
İnsan geçiyor, irade geçmiyor.
Bir kadın kornaları duymuyor.
Çünkü şehir bağırmaktan yorulmuş.
Çünkü herkesin acelesi var, kimsenin yönü yok.
Aksanı bozuk bir seyyar belediyenin önünde el arabasındaki yeşilliği suluyor.
Kendi kuruluğunu gizlemek için.
Ekranda bir dizi.
Bir bomba patlıyor.
Gerçek değil, sorun yok.
Reyting yeterli.
Balkonda bir çocuk korkuyor.
Korku henüz ev içi.
Sokağa çıkmadı.
Güneş, yağmur, şehir, dünya nefes nefese.
İnsan tempoya yetişemiyor.
Hayatta kalanlar, aşka dair hiçbir şey hatırlamıyor.
Zaten müfredatta yok.
Belediye görevlileri geliyor.
Sokaktaki bankı söküyorlar.
Oturmak gereksiz bir eylem.
Durmak şüpheli.
Yerine reklam panosu.
Devasa.
Bağıran.
Emreden.
Pırlanta.
Bir kadın, bir erkek.
Gülümseme standart.
Mutluluk sponsorlu.
Başını çevirenler, fren sesiyle irkiliyor.
Refleks var, bilinç yok.
Son model bir araba reklam panosuna çarpıyor.
Yani hayal, bir hayalde buluyor kendini.
Tampon ayrı.
Kaput ayrı.
Motor susmuş.
Tekerlek yönünü kaybetmiş.
Adamın alnı kan.
Kırmızı, reklama uymuyor. Ve fakat reklamdaki kadının elbisesi kombine alınıyor.
Radyoda müzik yüksek.
Sessizlik satmıyor.
Adam direksiyona tutunmuş.
Kontrol ediyormuş gibi.
Sırtında reklam panosunun afişi.
Üzerinde pırlanta.
Altında cam kırıkları.
Adamın sırtında pırlantadan bir ölü.
Fotoğraflar sosyal medyada.
Filtreli.
Beğenilmiş.
Paylaşılmış.
Altına yazılıyor: “Çok kötü 😔”
Ve herkes işine gidiyor.
Çünkü sistem çalışıyor.
Çünkü ölüm
plan dışı bir aksaklık.

