black text on gray background

Eski, Güzeldir

Eski şiirimiz güzeldir. Bunu uzun uzadıya anlatmaya lüzum yoktur. Şairler lafı çoğaltmayı değil, yerli yerine koymayı marifet bilirler. Taşı gediğine koymak denir buna. Birkaç kelimeyle çok şey söyleyebilmek… Kısa lafı uzun etmek mümkündür belki ama makbul değildir.

Bir zamanlar bir okulun öğretmenler odasında, sobanın yanına bırakılmış yıpranmış bir kitap görmüştüm. Kapağı düşecek gibiydi, sayfaları sararmıştı. Kimse dönüp bakmıyordu. Rastgele açtım. Bir beyit çıktı karşıma. Tam anlamadım. Zaten mesele de o değildi.

Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal
Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş

O gün beyitteki kelimelerden çok sesi kaldı aklımda. Yüksek ama bağırmayan, tok ama kırıcı olmayan bir ses… Kitabı kapattım, zil çaldı, ders başladı. Beyit yerini bulmuştu; mânâsı değil, hâli kalmıştı içimde.

Sonraları fark ettim: eski şiir hemen anlaşılmak istemez. Kendini çabucak teslim etmez. Sabır ister, dönmeyi ister, beklemeyi ister. Bâkî’nin beyti de böyledir. Gençken “âvâze”ye aldanır insan; yıllar sonra “hoş sadâ”ya takılır. Bağırmanın değil, kalmanın kıymeti anlaşılır.

Bugün bakıyorum da ses çok, sadâ yok. Şiir çok, mısra az. Söz bol ama sözün hası kayıp. Sanal dünyanın çabuk alkışı kelimeye itibar kazandırmıyor. Beğeniler artıyor, mânâ eksiliyor. Şiir ölüyor deniyor; belki de biz dinlemeyi unuttuk. Beytülgazel sessizce çekiliyor, mısra-ı berceste gürültüde kayboluyor.

Bir başka gün, kütüphanenin sessiz bir köşesinde Hüsn ü Aşk’ı açmıştım. Şeyh Gâlib. Sayfalar ilerlemiyordu. Metin beni yürütmüyor, durduruyordu. Okudukça anlamıyor, anlamadıkça düşünüyordum. İşte o zaman sezdim: Gâlib beni hayrete çağırıyordu.

Şeyh Gâlib’te hayret bir eksiklik değildir; bir makamdır. İnsan orada durur, bildiklerini askıya alır. Anlamaya çalışmaz önce, idrak etmeye hazırlanır. Çünkü Gâlib’te idrak, hayretten sonra gelir. Hayret yoksa, idrak de yoktur.

Bugün her şey hemen anlaşılsın isteniyor. Şiir bile açıklama talep ediyor. “Ne demek istiyor?” sorusu, “Bende ne bıraktı?” sorusunun önüne geçmiş durumda. Oysa eski şiir böyle işlemez. Gâlib okuyucusunu elinden tutup götürmez. Önüne bir kapı koyar, anahtarı vermez. “Bekle” der. “Dur.” Hayret etmeden geçersen, kapı açılmaz.

Bir de Fuzûlî vardır. Onu ilk okuduğumda, tıpkı çoğu kimse gibi, meseleyi aşk sanmıştım. Oysa zamanla anlaşılıyor ki Fuzûlî’nin asıl meselesi aşk değil, derttir. Aşk, o derdin adıdır belki; ama kendisi değil.

Derdim bana derman imiş bilmez idim
Hiç gam çekmez idim gam-ı hicran imiş

Bu beyti gençken okur, “ne güzel söylemiş” deyip geçersiniz. Yıllar sonra aynı beyte dönünce, insan kendi hayatıyla karşılaşır. Çünkü bazı mısralar, insanın başına bir şeyler gelmeden açılmaz. Fuzûlî’de dert kaçılacak bir hâl değildir. Gürültü çıkarmaz, şikâyet etmez. Dert, onda bir öğretmendir. Hakikat oradan görünür.

Bugün dertten kaçıyoruz. Hemen geçsin istiyoruz. İlaçla, hızla, meşguliyetle… O yüzden söz de yüzeyde kalıyor. Şiir var ama ağırlığı yok. Çünkü dert görmemiş söz, hakikate varamıyor.

Bâkî bize kalmayı,
Şeyh Gâlib durmayı,
Fuzûlî ise katlanmayı öğretir.

Eski şiirin büyüklüğü biraz da buradadır. Acele etmez. Bağırmaz. Kendini dayatmaz. Okuyucusunun gelmesini bekler. Gelenle konuşur. Zamana bırakılmak ister.

Damara zerk edilen sun’î heveslerle dirilmez bu miras. Bu, basit bir nostalji değildir. Hakiki bir tecrübedir. Derya dururken çamurda oyalanmak niçin, insan sormadan edemiyor.

Okumadan olmaz. Dönmeden olmaz. Aynı beyte yıllar sonra yeniden bakmadan olmaz. Çünkü bazı sözler anlaşılmak için değil, insanın içinde yer etmek için yazılmıştır.

Eski güzeldir.
Çünkü ses olur, hayret olur, dert olur.
Ve sonunda, hakikat olur.

Bir Cevap Yazın