Sükûtun Coğrafyası
“Söz gürültüdür bazen; sükût ise anlamın gölgesidir.”
Her coğrafyanın bir sesi vardır.
Rüzgârın uğultusu, denizin soluğu, şehirlerin telaşı…
Ama sükûtun da kendine ait bir sesi vardır — duymayı bilenlere.
Eskiler, “susmak altındır” derken sadece bir atasözü değil, bir ölçü, bir terbiye söylerlerdi.
Çünkü bilirlerdi: kelime ne kadar azsa, mânâ o kadar derindir.
Sükût, bir mekândır aslında.
Kimi zaman bir dağın yamacında,
kimi zaman bir odanın köşesinde,
kimi zaman da kalbin içindeki bir kıvrımda.
Orada kimse konuşmaz; ama her şey söylenmiştir aslında.
İnsanın kendini işittiği, Rabbini duyduğu yerdir orası.
Bugün sükûtun sınırları daraldı.
Her şey konuşuyor: ekranlar, bildirimler, düşünmeden kurulan cümleler…
Sesin, anlamdan daha çok yer kapladığı bir çağdayız.
İçimizdeki sükût, dışımızdaki gürültüye yetişemiyor.
Söylemezsek unutulur sanıyoruz; oysa bazen, hatırlamanın en derin biçimi susmaktır.
Sükût, bir kaçış değil; bir duruştur.
Konuşmanın erdemi kadar susmanın da bir ölçüsü vardır.
Yunus, kelimelerini susarak yoğurdu.
Niyazî-i Mısrî, “sözüm odur ki sözüm yoktur” diyerek sırra erdi.
Sükût, sözün tükenmesi değil, mânânın taşmasıdır.
Belki yeniden keşfetmeliyiz o coğrafyayı.
Biraz içe dönerek,
biraz kalabalıklardan uzaklaşarak,
biraz da susmayı öğrenerek.
Çünkü sükût, dünyanın değil, gönlün ses haritasıdır.
Ve o haritayı kaybeden, kendini de kaybeder.
Kenar notu
“Susmak bazen bir dil değildir, bir mekândır.”
— Kâni Çınar

