Tahammülün Haritası
“Eskiler bıktım demez, gönlümün tahammül mülkünü yıktın derlermiş.”
— anonim bir incelik, kaybolmuş bir ses
Sabır bir mekândı eskiden.
İnsanın iç dünyasında, sessizliğin hüküm sürdüğü bir ülke…
“Tahammül mülkü” derlerdi adına.
Gönül, o mülkün sultanıydı; sabır onun en kadim kanunuydu.
Bir söz yıkar, bir bakış yakardı belki, ama yine de “bıktım” denmezdi.
Sözün ağırlığı vardı çünkü; bir kelime, bir ömrü taşıyabilirdi.
Şimdi o ülke yıkıntı halinde.
Bir mesaj gecikse yüreğimiz daralıyor.
Bir cümle yanlış anlaşılsa, içimizdeki sabır binası çöküyor.
Tahammül artık elimizin altındaki ekranın süresine bağlı.
Sözün derinliği yerine anlık tepkiler, sabrın inceliği yerine kırılgan bir hız var.
Eskiler sabrı zarafetle taşırdı.
Fuzûlî, “Ne sabr kaldı gönülde, ne tahammül eyvân” derken bile öfke değil, sükûnet taşır.
Nâbî, “Tahammül kalmadı ey sitem-end-i cânâne” diye yakınır ama ölçüyü bozmaz;
sitemin içinde bile edep vardır.
Bizim çağımızda ise sitem bile hoyratlaştı.
Kelimeler, duyguların değil, aceleciliğin yansıması oldu.
Belki yeniden çizebiliriz o haritayı.
Biraz yavaşlayarak.
Biraz susarak.
Biraz kalbimizin yıkıntılarına bakarak.
Tahammül, aslında hâlâ orada —
gönlün içinde, tozlanmış bir harita gibi.
Yeter ki yönümüzü yeniden o ülkeye çevirelim.
Sayfa altı alıntısı:
“Sabır, taş duvar değildir; yıkılır.
Ama bir kelimeyle değil, bir çağla yıkılır.”
— Kâni Çınar

