a beautiful scenery under blue sky

Erciyes’in Gözleri

Yeni yetmeliğim sırasında, adına şiir dediğim kırıntılar doldururdu defterlerimi.
Şiir sayesinde aşardım; saniyeleri asırlaştıran derslerin anlamsızlığını, yalnızlığın veya kalabalığın badirelerini, uzun yolların bitmezliğini. Durmadan yürür ve yürüdükçe elektrik direklerine, yolumu kesen ağaçlara, aniden çıkan arabalara şiirle ses verir, istemediğim cevaplardan hızlıca kaçardım.
Şimdi o günlere bakarak şu cümleyi sessizce fısıldıyorum kendime: “Ne hayallerim varmış!”

Bugün de var mı bilmiyorum ama sanat eserlerinde “Rumuz” kullanmak adetti o zamanlar. Ya da ben uyduruyorum siluetin silik resimlerine sığınarak, bilemiyorum şimdi. Öyle olunca böyle oluyormuş ki ben de kendime bir rumuz yakıştırmışım: Sessiz Dağ.
Erciyes’ten mi mülhem aldım bu rumuzu, sessizliğimden mi, romantizmden mi bilemiyorum ve fakat bugünden o günlere bakınca Ahmet Haşim veya Cenap Şehabettin ile yarışmaya kalkacak kadar sembolist olduğumu beyan ediyorum.

Kayseri, öğrencilik yıllarımda, yumurta pişirdiğim düz bir tavayı andırırdı. Düz bir satıhta gider gelirdik okula. Şehirde ve özellikle benim güzergahımda ne battı çıktı vardı ne dizlere aman dedirtecek bir rampa. Konya gibiydi nitekim.

Ne demek istediğim şehri çevreleyen Mimarsinan’dan, Talas’tan, Hisarcık’tan, Erkilet’ten bakıldığında daha iyi anlaşılacaktır.

Ortada şehir, çevresinde suskun dağlar. Kol kola, el ele Erciyes’le başlayıp Erciyes’le biten sıra dağlar ve orta yerde Kayseri.

Eskiden evlerin boş ve anlamsız duvarlarını geyik ya da Kâbe motifli halılar süslerdi.
Şimdi o halılar yok. Kayseri’nin kıble istikametinde duvarını da Erciyes süslerdi. Erciyes hâlâ o duvarda duruyor. Gözümüz bir şekilde Erciyes’e kayar, onu görür ve vaziyetin normal olduğunu kalbimize telkin ederdik.

Hâlâ.

Şehir: azamet ve kibir.
Apartmanlar: kalabalık ve kir.
Eski evler, siyah beyaz filmler gibi; tel örgülerin gerisinde, suskun.

Rahmetli Annem derdi ki:
“Bizim pencereden bakınca, göremeyeceğin yer yoktu.
Erciyes’e bakar, havanın nasıl olacağını anlardık.”

Rahmetlinin bu söylediklerini açarak o sözü söylediği evin, dedem tarafından köyden kovulduktan sonra Kayseri’ye gelerek bugünkü Emirgan Parkı’nın hemen arkasında o zamanki Ticaret Lisesi’nin duvarına bakan üç katlı binanın zemin katındaki daire olduğunu söylemek ve konuyu dağıtmak istemiyorum.

Lakin bu bağlamda şunu dile getirmek gerekiyor: Bugün evlerimizin perdelerini sıkı sıkıya kapatıyoruz. Çünkü karşı apartmanın balkonları, pencereleri evlerimizin içine girdi artık. Ne insan için ne taş duvar için nefes almak o kadar kolay değil şimdi.

Duvar halısına dönecek olursak yüksek ve çirkin binaların caddelerle deşilen karınlarından görünen Erciyes, odamdaki duvar halısını andıran ilk dağdır benim için. Bunun ne demek olduğunu başka şehirlere gidince çok daha iyi anladım. Kayseri’de Erciyes hep kıblemizde idi. Yönümüzü gösteren bir pusula, bir harita, bir ufukta bir sınır, tanıdık bir ses… Konya’da kıblemiz hep ufuktu. Boşluktu. Zihnimiz durmadan Erciyes’i arıyordu. Başka şehirlerde de durum farklı değildi. Bartın’da, Erzincan’da, Mersin’de, Urfa’da gözümüz hep kıbleyi kıblede Erciyes’i aradı durdu senelerce.

Böyle olması tabii değil mi? Gözlerimi açtım, Erciyes’i gördüm.
Sinan gibi.

Erciyes beni gördü.

Ona yüreğimi açtım, beni sinesine buyur etti.

O günden beri, ne zamansa artık o gün, ona baktıkça içimi bir heybet, bir vakar kaplar.
Öfkelensem bir karşılık bulurum Erciyes’te.
Sevinsem, başka bir karşılık.

Akşamın ilk karanlığı çöktüğünde ya da kış günü şehir zehirli bir tül gibi sisle örtüldüğünde
Erciyes, karlı zirvesiyle gelinlik giymiş bir Türkmen gelinini andırır.

Başındaki aklarla pir-i fânidir.
Geçmişe bakar, gözleri dolar Erciyes’in.

Erciyes’le ben de geçmişe bakar zamanı Erciyes’in gözlerinden okumaya çalışırım.

Ne zaman yüksekçe bir yerden şehre baksam içimden bir hayıflanma yükselir:

Ah derim, Erciyes’in gözleri olsa bende, gördüklerini görebilsem, duyduklarını duyabilsem.

Tarihi Erciyes’in gözleriye okuyabilsem: İşte Kostantiniyye’ye giden Müslümanlar. Moğollar bir kez daha geliyor şehri yağmalamaya, Roma’nın, Bizans’ın Kayzerleri, Selçuklu’nun Sultanları ve Danişmentliler cami inşa ediyor, Gevher Nesibe ne zaman dikilmiş oraya, kümbedler acılarla dolu…

Başı kar, rüzgâr, ihanet ve celâl ile pürmelâl, etekleri tevazu ve teslimiyetle sımsıcak dağlar…

Bu dağlardan bir dağ Erciyes.

Bir Cevap Yazın