Zül
Hangi taşı kaldırsak senden bir emanet.
Hangi yola düşsek senden bir iz.
Hangi şehre,
hangi esere,
hangi simaya,
hangi göğe, buluta, yağmura, kara…
Bitmez bir iştiyakla, yorulmadan, usanmadan gezdin. Bir doğuya çevirdin küheylanının başını, bir batıya. Bir Hicaz’a aktın şimalle, bir Viyana’ya, Belgrad’a, Mostar’a… Nasıl bir dikkat ve gözlem sahibiydin ki gördüğün, duyduğun, hissettiğin hiçbir şeyi boş vermedin. Nasıl bir öğrenme arzusuyla doluydun ki “bu bana yeter” demedin. “Daha” dedin, “çok daha…”
Ne öğrendikse senden öğrendik. Hangi sayfayı çevirsek sen çıkıyordun; hangi alıntıya baksak seni işaret ediyordu; hangi sese kulak versek sen vardın.
Yazdın.
Durmadan yazdın.
Vadiler dolusu yazdın…
Senden öğrendik ne öğrendikse. Seni de yazdıklarından öğrendik. Ne yer, ne içersin; nelerden hoşlanır, nelere kalbini yöneltirsin, niye yazarsın…
Sen yazdın, biz bildik.
Sen yazdın, biz içtik.
Ta ki Mısır’ı gezip gözlemleyene kadar yazdın.
Kim bilir ne kadar yoruldun da yana düştü kalemin?
Kim bilir 1682’ye gelince nasıl tükendi takatin?
Kim bilir?
Yazsaydın muhakkak bilirdik.
Yazamadın.
Zaman durdu, ışık söndü, ömür tükendi.
Ve yazamadın.
Bu kadar yazan, değer katan, anlatan, bilen birisi olarak seni yazmamak bize utanç doğrusu. Seyahatnâme’nin son sayfalarında kaldı seninle tanışıklığımız. Mısır’dan dönünce neler yaşadın, neler yaptın, nerelere gittin, nerede yaşadın; yazmadın.
Sen yazmadın ve biz seni orada, o anda kaybettik.
Biz yazmadık seni.
Son demlerini nerede, nasıl yaşadın, ne vakit öldün; kimse bilmiyor artık.
Tıpkı mezarını bilmediğimiz gibi.
Bu baş eğikliği, bu zül, bize yeter vesselam.

