Rüyalar Kitabı

VENEDİK

Rivayet olunur ki Kâtip Çelebi, bir gece kandilin titrek ışığı altında Akdeniz’in haritasına eğilmişken, elinden düşen bir mürekkep damlası kâğıdın tam ortasına isabet etmiş. Bu mürekkep damlası büyümüş, büyümüş; nihayetinde küçük bir hokka büyüklüğünü aşarak, bizzat haritanın kendisini yutacak koca bir girdap hâline gelmiş. Bazı müverrihler, bu girdabın bir fincan tabağı kadar olduğunu iddia ederken, kimileri de “Hayır efendim, bir hamam tasını içine alacak kadar genişti” diyerek tartışmayı büyütmüşlerdir.

Neticede zavallı Çelebi, bu siyah girdabın içine düşüp kaybolmuş ve gözlerini açtığında kendini kara renkli, uzun ve ince bir kayığın içinde bulmuştur. Kayığı idare eden zat, yüzünde alabildiğine acayip bir maske taşımakta, lâkin tek kelime etmemekteydi. O derece suskundu ki, Çelebi onun konuşmayı bilip bilmediğini, hatta dişlerinin olup olmadığını bile kestiremiyordu.

Gondol, daracık sokaklar arasında ilerledi; köprü altlarından geçti. Çan sesleri duvarlara çarpıp yankılandı; maskeli kalabalıklar gümüş şamdanlarla sokaklarda gezinmekteydi. Nihayet bir meydana vardılar: yüksek kuleler, maskeli balolar, türlü dillerin uğultusu… Kulağına aynı anda on ayrı dilde edilen kahkahalar doluştu.

Çelebi’nin gözü derhâl bir dükkâna ilişti: kitaplarla, atlaslarla, haritalarla dolu bir sahaf dükkânı. İçeri girdiğinde raflarda öyle çok kitap gördü ki, onları tek tek okumaya kalksa, torunlarının torunları dahi işi bitiremezdi. Üstelik bu kitapların bir kısmı Latin harfleriyle, bir kısmı İtalyanca, Fransızca ve Yunanca idi. Müverrihler arasında, Çelebi’nin burada Osmanlıca bir kitap görüp görmediği hususunda ihtilaf vardır; kimileri “bir divan bulmuştur” derken, kimileri de “o divan, aslında İtalyanca yazılmış bir aşk şiiri defteriydi” iddiasındadır.

Yaşlı sahaf, çatallı bir Türkçe ile seslendi:
— Doğudan gelmişsiniz, öyle mi?

Çelebi mahcup bir tebessümle başını eğdi:
— Ben bir kâtibim. Bizim diyarlarda kitap çok yazılır, lâkin çoğaltmak müşkül iştir. Matbaa gölgelerde kalmıştır.

Sahaf kahkahalarla güldü, ardından dedi ki:
— Bizde fikir, balık gibidir; denizden ağ ile tutulur. Sizde ise hâlâ elde yüzmekte!

Müverrihler, bu cümlenin ne kadar nükte içerdiği konusunda üçe ayrılmışlardır: bir kısmı sahafın kurnazca bir hiciv yaptığını söyler, diğer kısmı bunun gayet sathi bir espri olduğunu iddia eder, üçüncü kısım ise Çelebi’nin aslında bu benzetmeyi kendisinin uydurduğunu ileri sürer.

Çelebi ise gözlerini raflardaki devasa bir atlasa dikmişti. Ceylan derisine basılmış koca haritalar; Afrika’nın çölleri, Hind’in dağları, Çin’in sarayları… Sayfaları çevirdikçe sanki kervanların nal seslerini, okyanusların uğultusunu duyar gibiydi. İçini bir sızı kapladı: “Bizim defterlerimizde bu kadarını çizmek dahi müşküldür,” diye düşündü. “Orada hattatın eli yorulur, burada demir ağızlı matbaa yorulmak bilmez.”

Tam o sırada dışarıdan bir çan daha çaldı. Maskeli kalabalık dükkâna doluştu; renkli tüyler, saten elbiseler, buhur kokuları ve kahkahalar… Gökyüzü birden karardı. Çelebi’nin gözlerini mürekkep lekesi gibi siyah bir perde kapladı.

Uyandığında yine İstanbul’daydı. Kandil sönmüş, gece kuşları susmuştu. Ama parmaklarının ucunda tuzlu bir su damlası vardı. Kimine göre denizin artığı, kimine göre gözyaşı, kimine göreyse satırların arasına düşmüş tuhaf bir lekedir.

Defterine şu satırı kaydetti:

“Kitap, deniz gibidir; matbaa ise onun ağıdır. Ağı olmayan deniz, balığı saklar; fikir de öyle, yazılmadıkça karanlıkta kalır.”

1 thought on “Rüyalar Kitabı

Halid Aslan için bir cevap yazınCevabı iptal et